Alev Alatlı'nın Yazısı
#1
Bu ay başında kaybettiğimiz değerli yazar Alev Alatlı'nın bireysel silahlanmayla ilgili yazısı:

“İyi düzenlenmiş bir Milis, özgür bir Devlet’in güvenliği için şart olduğundan, halkın silah bulundurmak ve taşımak hakkı ihlâl edilemez.”
Amerikan Anayasası

“Türkiye gibi yılda 3 bin kişinin ateşli silahlarla öldürüldüğü bir ülkede...” diye başlayarak, toplumuzun şiddet düşkünlüğüne gönderme yapan ahkâma girişmeden önce, Sevgili Kardeşim, dur bir pırtık. Dur, çünkü, ateşli silâhlardan kaynaklanan “3 bin ölüm,”(1) örneğin, karayolu trafik kazalarından kaynaklanan 137 bin ölümle(2) kıyaslandığında, 70 milyon nüfuslu Türkiye’ye “maganda kurbanları kabristanı” yakıştırmasını mesnetsiz bırakır.

“Milyonu bulan ruhsatlı silah taşıyıcıları” ile Türkiye’nin "bireysel silahlanma cenneti" olduğu hükmünü dillendirmeden önce de, dur bir pırtık. Dur, Sevgili Kardeşim, çünkü, ahkâmına mesnet aldığın “1 milyon” sayısı, her 100 kişiye 1,4 silâh düştüğünü söyler ki, bu rakam Avrupa Birliğini oluşturan onbeş ülkede 17,4; Avrupa Birliği birincisi barışçıl Finlandiya’da 36’dır. Bölgemizde, Yemen’de, ki kendileri bireysel silahlanmada dünya ikincisidirler, 39; ABD’de 96, (3) yani adam başına bir silâhdır. Diyeceğim, rakamlar ülkemizin “silahlanma çılgınlığına” kapıldığı ahkâmını mesnetsiz bırakır.

“Meclis çatısı altında bir milletvekilinin diğerine kurşun sıkıp öldürdüğü bir ülke...” diye başlamadan önce de dur, bir pırtık. Dur, çünkü, “ideolojik veya siyasi nedenlerle katledilen önemli insanlar” natamam-listelerinde(4) Fransa’nın 19, Almanya ve İngiltere’nin 13, İtalya ve ABD’nin 20’şer maktulle yeralmaları,(5) İsveç’in başbakan ve dışişleri bakanı(6) düzeyinde temsil edilmiş olması, ülkemiz Bakanlar Kurulu salonuna yakıştırılan “vahşi batıda bir şerif odası görüntüsü” benzetmesini de mesnetsiz bırakır.

Sayın Gönül’ün ve silah hediye ettiği “koruma ordusuyla gezen bakanların silah tutkusunu... Freud'a atıf yaparak, ‘silahın erkeklik organının bir simgesi olarak görüldüğü’” üstenciliği ile açıklamaya kalkışmadan önce de dur, bir pırtık. Aynı Freud, “Silâh korkusu cinsel ve duygusal olgunluk noksanına işaret eder”(7) diyen adamdır. Freud haklıysa, bakanların silâh taşımalarının “topluma ve kendine güvensizlikten” kaynaklandığı şeklindeki ahkâm da mesnetsizdir.

“Silahını da organı gibi hem ödüllendirme hem cezalandırma için kullanan erkeklerin ülkesi burası. Nasıl gerdeğe de, tecavüze de aynı ‘silah’la giriyorsa, takımını kutlamak için de, lanetlemek için de kurşun sıkabiliyor...” diyerekten, Türk erkeklerini dünyadaki hemcinslerinden soyutlayıp, istenmeyen özel nitelikler atfetmeden önce de dur, bir pırtık. Dur çünkü, futbolda saldırganlık oyunun kendisi kadar eskidir. O kadar eskidir ki, daha 1314’de, İngiltere Kralı İkinci Edward, maçlarda çıkan müteessif olayları önlemek için futbolu yasaklamak zorunda kaldıydı! Çağdaş medeni dünyaya gelince: 1982 UEFA kupasında ölen seyirci sayısı 340; 1985 Brüksel Dünya Kupasında İngiliz erkeklerinin verdikleri zayiat 39; Arjantin’de 2002 futbol sezonunda 5. Arada ölen düzinelerce taraftar vakayı adiyeden sayıldığından, bahsetmiyorum. Bize gelince, gelmiş geçmiş en kanlı olayımız, 2000 UEFA yarı-final maçında iki İngilizin ölümüyle sonuçlanan trajedidir ve nedeni maktullerin rakip takım taraftarları olmaları değil, terbiyesizlikleriydi.

Öte yandan, “Meclis'te ya da Kabine'de daha fazla kadın olması oraları maçoluktan kurtarmaz; bunun için Bakanlar Kurulu salonunu vahşi batıda bir şerif odası görüntüsünden çıkarmak daha inandırıcı olur” telkini de dur bir pırtık uyarısını hak etmektedir. Çünkü, “Vahşi Batı” bir Holywood kurgusu olmasının dışında, Amerikan toplumunun “Silâhlı adam vatandaş; silâhsız adam ise tebadır”(8) anlayışını simgeler. Bu anlayışa göre, “Halkın silâh taşıma hakkını elinden alırsanız, köleleştirirsiniz”(9) ve “Sadece vatandaşlarından korkan yönetimler onları kontrol etmeye/silâhsızlandırmaya/ kalkışırlar.”(10)

Anglo-Amerikan hukukunda “bireysel silahlanma,” yaşama hakkı, düşünce ve vicdan özgürlüğü gibi temel “insan hakları” ndan (11) sayılır; 12.yüzyılda İngiltere Kralı İkinci Henry’nin esir ve kölelerin dışındaki tüm vatandaşların savunma amacıyla silâh taşımalarını emretmesine uzanır. 1689 İskoç ve İngiliz İnsan Hakları Beyannameleri, (12) halen yürürlükte olan Kanada ve ABD Anayasalarının teminatı altındadır;(13) yönetim ve/veya özel kuruluşlar bireysel silahlanmayı hiçbir gerekçeyle yasaklayamazlar. ABD’nin “Kurucu Babalar”ının bu tutumlarının nedeni, İngiliz sömürge ordusuna başarıyla karşı koyan ademi merkeziyetçi (anti-Federasyoncu) milislerin sivillerin denetlemedikleri bir ordunun zaman içinde demokrasiyi ve sivil özgürlükleri tehdit etmesinden korkmaları ile açıklanır. “Merkezi hükümetin bir diğer gücü de silahlı kuvvetlerdir... /ancak/ Avrupa’daki krallıkların hemen hepsinde olduğu gibi, silahlı kuvvetlerin etkili olabilmesi, halkın silahsızlandırılması ile kaimdir. /Oysa/ Amerika’daki en üstün güç bile kılıç zoruyla haksız yasalar dayatamaz; çünkü halkın bütünü silahlıdır ve Birleşik Devletlerde şu ya da bu bahaneyle oluşturulacak herhangi bir /merkezi/ nizami kuvvetten daha güçlüdür.”(14)

Günümüzde bu anlayışın uçtaki bir özetini “vatandaş” Edward Abbey’in şu cümlelerinde görebiliriz: “...Demokrasinin silâhı tüfektir. Tüfekler yasaklandığında, sadece yönetim silahlı olacak demektir. Sadece polis, gizli polis ve askerler; yani yöneticilerimizin paralı hizmetlileri. Sadece yönetimimiz ve birkaç kanun kaçağı. Kendi adıma ben o kanun kaçakları arasında olmak niyetindeyim.” Abbey’den daha esprili olan Amerikalılar da var: “Eldeki tüfek, telefondaki polisten iyidir.” Ya da “Kriminaller silahsızlandırmaya bayılırlar, işleri kolaylaşır.” Ya da, “Saldırı, bir davranış biçimidir, cihaz değil.” Bunlar da daha bir “filozof”ça konuşanlar: “Tehlikeli silâh yoktur, tehlikeli adam vardır”(15) “Vatandaşların silâh taşıma hakkı, keyfi yönetimlere karşı bir güvencedir. Şimdilerde Amerika’da söz konusu değilmiş gibi duran ancak her an mümkün olduğu tarihin tasdikinde olan despotizme karşı bir diğer önlemdir.”(16) “/silahsızlanmada/ fayda olduğu düşüncesi yanlıştır.../çünkü/ insanoğlunu yaktığı için ateşten, boğduğu için sudan mahrum bırakmaya benzer; kötülüğe çare olmaz, özgürlüğü yok etmekle kalır...Suç işlemeğe niyeti ya da eğilimi olmayanları silahsızlandıran yasalar...cinayetleri önlemeye değil teşvik etmeye yararlar, çünkü silâhsız bir adama saldırı, silahlı bir adama saldırıdan çok daha kolaydır.”(17) “Sürgit acımasız saldırılara uğrayan bir adama kendisini savunmamasını öğretmek suçtur. Tabanca ya da tüfek sahibi olmak yasaldır. Bizler yasalara saygılı olmaya inanırız.”(18) En çarpıcılarından birisi de, geçtiğimiz aylarda bireysel silahsızlanmayı savunan Economist dergisi editörüne gelen bir okuyucu mektubu: “Bağdat halkı, Amerikan kıtalarını Irak’ın yasal düzenini darmadağın etmekle suçluyor. Çözüm basit... protestocuları Irak’ın dört bir yanında tepelenmiş silâh yığınlarına yönlendirin, herbirine bir adet Kalaşnikov, 30 salvoluk mermi verin ve kollarına üzerinde fosforlu harflerle Arapça ve İngilizce ‘Mahalle Nöbetcisi’(19) yazan bir kolluk takın, ‘Yallah...burası sizin şehriniz, sorunu kendiniz çözün, bizi de işler çığırından çıkmadıkça aramayın!’ deyin. Böyle yaparsanız bir anda Iraklılara yağmacıları durdurma imkânı tanımış olur; adamları yeni Baasçılara karşı donatır, geleceklerini kendi ellerine almalarını sağlar, koalisyonun Irak’ı kurtarmakta ciddi olduğunu gösterirsiniz. Silâhlar bir takım rezillerin eline geçmez mi? Elbette, geçer ama onlar zaten silâhlıdırlar. Ne var ki, bu defa her bir kötüye karşı normal bir yaşam isteyen, bu kabusu bir daha görmek istemeyen bir düzine silâalı Iraklı olacak ve bu insanlar dileklerini mahallelerinde dolanan serserilere ellerinde bir Kalaşnikov olduğu halde anlatabileceklerdir. Mademki Iraklılar artık özgürlüğün tadını aldılar, bırakın bu rezilleri onlar halletsin. Siyasi güç dediğiniz, bir tüfeğin namlusundadır...öyleyse bırakalım, herkesin bir tüfeği olsun.”

Bizim geleneğimize gelince, Amerikalılarınkinden uzlaşmaz boyutlarda farklı mıdır? Durup, bir pırtık düşünmek lâzım. Malum olduğu üzere, 15.yüzyıldın ikinci yarısından 16.yüzyılın sonuna kadar Osmanlıların seferber edebildikleri 300 000 kişilik kuvvettin sadece 25 000’i muazzaf (profesyonel) askerler teşkil eder, Osmanlı ordusunun asıl bölümünü Eyalet Askerleri olarak bilinen taşra milisleri oluştururdu. Eyalet Askerleri, genelde kılıç, ok, hançer vb.ile donanmış atlılardı ve kendilerine tahsis edilen toprakları (Tımar) korurlardı. (Yeri gelmişken, at-avrat-silâh üçlemesindeki “avrat,” burada eş ve aile anlamındadır; Batı dillerinde “triad” ya da “hendiatris” olarak bilinen, örneğin, Almanca "Wein, Weib und Gesang" yada İsveçce “"Vin, kvinnor och sång" yani şarap-kadın-şarkı üçlemesinin ima ettiği maço sefahati yansıtmaz.) Ateşli silâhların keşfi ile birlikte tüfek ve tabanca kullanmaya başlayan Eyalet Askerleri, Amerika’daki milis kuvvetlerini anımsatan birimlerdir. Federal orduya benzeyen yapılanma ise Kapıkulu Askerleri olarak bilinen, doğrudan padişaha bağlı seçkin birliklerdir ki, Yeniçeriler ve Sipahiler bu sınıflandırmaya dahildirler. Sayılarının 10-12 000 civarında olduğu kaydedilen Sipahilerden her birisi 2 ilâ 6 atlı bulmak, eğitmek ve silahlandırmakla yükümlüydü. Bunlardan başka yaya Başıbozuklar ve atlı Akibiler vardı. Gayri-nizami bir güç oluşturan bu askerlere maaş verilmez, geçimlerini ganimetten sağlamaları beklenirdi ki, bunlar da “Vahşi” daha doğrusu “Yaban Batı”nın verimli topraklarına, Kaliforniya’nın altınlarına hücum edenleri anımsatırlar.

İşaret etmeye çalıştığım şu: bireysel silahsızlanma “hümanist” bir tercihten öte, ülkenin güvenliğini ilgilendiren bir konudur. Bu çerçevede “Sayın Bakanlar! Lütfen silahlarınızı bırakın! Elinizi başınıza koyup düşünün! Sonra görevinizi teslim edin!”(20) noktasına gelmeden önce üzerinde uzun uzun ve uzman bilgileriyle donanmışlar tarafından tartışılması gerekir. Umut Vakfı’nın acılı mütevellileri fonlarını bu konuda tarafsız ve şeffaf araştırmalara yönlendirirlerse, ülkemize büyük iyilik yapmış olurlar. Ola ki, Economist okurunun sözlerinde bir gerçek vardır: “Hitler, Stalin, Mao, Pol Pot, /Saddam/ tarafından katledilmiş milyonlar, böylesine sessizce boyun eğmezlerdi eğer cinayetleri önleyebilecek imkanları olaydı. Bu adamların meczup olmaları bizi asrımızın temel doğrusunu teslim etmekten alıkoymamalı...”



(1) 3 bin/70 milyon = 0,0000429

(2) Tam rakam, 2006’da 137,409; 2000’de 119,374, ki, bu, sadece kaza anındaki ölümleri kapsar. Gerçek rakamın 270 bin civarında olması beklenir. Bkz. Karayolları ve Yol Güvenliği Araştırma Enstitüsü istatistikleri

(3) Birleşmiş Milletler, “Small Arms Survey 2003”

(4) “Incomplete List of Assasinated People” Wikidepia

(5) 1960’dan bu yana

(6) Sırasıyla Olof Palme, 1986; Anna Lindh (2003)

(7) “A fear of weapons is a sign of retarded sexual and emotional maturity.”

(8) “An armed man is a citizen. An unarmed man is a subject.”

(9) “When you remove the people's right to bear arms, you create slaves.”

(10) “Only a government that is afraid of its citizens tries to control

them.”

(11)“God given right to bear arms”

(12)Scottish Claim of Right, English Bill of Rights

(13) “Second Amendment” (İkinci Bölüm)

(14) Noah Webster

(15) Robert A. Heinlein

(16) Hubert H. Humphrey

(17) Thomas Jefferson

(18) Malcomb X

(19) “Neighbourhood Watch”

(20) Can Dündar, Milliyet 9 Ağustos 07
[+] 10 kullanıcılar diyor Bu gönderi için ceycey'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#2
Her ne kadar oldum olası Bireysel Silah Sahibi olmayı savunsam da bunun sınırsız bir özgürlük olmasını savunmuyorum.
Şöyle ki, bir ferdi silahlandırmadan önce ciddi bir eğitimden geçirmenin ki içeriğinde güvenli silah kullanma, silah saklama, atış sırasında oluşabilecek basit arızaların giderimleri, iç, dış ve terminal balistik, ilgili yasalar ile ateşli silah yaralanmalarında ilk yardım eğitimi olmalı diye düşünüyorum.
Ayrıca gereksiz bir sürü doktor rapoları yerine sadece kişinin psikolojik açıdan silah bulundurmasında sakınca olmadığının tespiti ve madde bağımlılığı (alkolizm dahil) olmadığının saptanması gerekir.
[+] 7 kullanıcılar diyor Bu gönderi için Osman Ortaç'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#3
Katılıyorum Osman hocam.
Bu arada yer gelmişken, Yalova Devlet Hastanesi Psikiyatri muayenesinde madde bağımlılığını standart hale getirmiş. Umarım kanunen de bir standat haline getirilir.
Bul
Cevapla
#4
(20-02-2024, 12:59)lenduha yazdı: Katılıyorum Osman hocam.
Bu arada yer gelmişken, Yalova Devlet Hastanesi Psikiyatri muayenesinde madde bağımlılığını standart hale getirmiş. Umarım kanunen de bir standat haline getirilir.

Aldığım son iki sağlık raporu için eczaneden son 6 ayın ilaç kullanma dökümü istenmişti.
Güzel birşey ama bu bilgilere online olarak da  ulaşılabilir.
 O zaman iş biraz kolaylaşır.
[+] 1 kullanıcı diyor ki Bu gönderi için Osman Ortaç'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#5
öncelikle Türkçe klavyem olmadigi için yaptigim yazim yanlislarindan dolayi özür dilerim.
Bence Türkiye'de silahlanma ihtiyacinin mal ve can güvenligine dayandirilmasi hem silah karsitlarina hem de yasa yapici ve devlet kurumlarina silahlarin sinirlandirilmasi için gerekli argümani vermektedir. Aslina bakarsaniz hepimizin sikayet ettigi yasa bile silahin can ve mal güvenligi için ihtiyaç duyulmasi kabulüne göre kendi içinde tutarlidir.
Isviçre'den örnek verecek olursam, burada sivilin silah sahibi olma sebebi sportif aticilik veya kolleksiyon amaçli olabilir. Yasa bu mantik etrafinda yapildigi için de siviller bazukadan susturucuya, agir makinalidan tanka kadar her türlü silaha sahip olabilmektedir.
Bireysel silahlanma (ki bu terim de maalesef artik çok uygun gözükmüyor) için çaba gösteren arkadaslarin bu istikamette bir söylem gelistirmesi faydali olur diye düsünüyorum.
Benim için tabanca ve merminin tenis raketi ve tenis topundan bir farki yoktur.
Bul
Cevapla
#6
Konuya spor öznesinde bakarsak bile; sportif amaçlı ateşli silahın temelde tenis ekipmanları ile aynı kefede tutulması pek uygun bir yaklaşım değil.

Adli sicil kaydı (zaman içerisinde silinse bile), psikiyatrik geçmiş, bağımlılıklar vb hususlar her zaman göz önünde bulundurularak; silah sahibi olmak isteyen adayın belli bir süre "spor klübü" veya "atıcılık kursu" gibi organizasyonlar dahilinde bir süre eğitim alması/faaliyetlerde bulunması neticesinde kurs gördüğü yerin onaylaması dahilinde silah sahibi olması konusunda hemfikir oluruz düşüncesindeyim.

Silah ruhsatta bir kaç saatinizi geçirseniz, halihazırdaki bulundurma ruhsatlı silahını tatile giderken yanında götürmek için yol belgesi isteyen yurdum vatandaşını görmeniz halen mümkün. Yani yukarda saydığımız konularda gerekli şartların sağlanabilmesi günümüz için fazla iyimserlik koksa da.. İlgili yasa ve yönetmelikler hususunda da gerekli temel eğitimler verilmeli aslında. Yine mutlaka nasıl ehliyet alırken belirli sınavlardan geçiliyor ise, silah sahibi olabilmek için de (göstermelik olmayan) güvenlik kurallarına riayetin kontrol edildiği uygulamalı sınav yapılabiliyor olmalı.

Kendimi bir silah sever olarak tanımlayabilir olsam da, profesyonel anlamda sporcu ve hakem olsam da, silah tamirciliği / atış nezaretçiliği gibi belgelere haiz olsam da; hiç bir zaman kendimi silah taşıma ihtiyacı veya arzusu içinde hissetmedim. Ancak taşımam gerekirse bir önceki cümlede yazdıklarıma rağmen azami dikkat göstereceğimi düşünüyorum olumsuz bir durum yaşanmaması adına. Bizim taşıma ruhsat sahiplerinin yarısından fazlası kılıfın neden gerektiğini anlamaktan aciz. Kılıf kullananların yüzde doksanı ne tür kılıf kullanması gerektiğini anlamaktan aciz.

Bu gerçekler ile yüzleştiğimizde, bu forumun / sosyal medya yayınları ile vatandaşa ulaşabilen silah severlerimizin üzerinde ne büyük bir sorumluluk olduğunu daha net görebiliriz.

Saygılarımla
[+] 2 kullanıcılar diyor Bu gönderi için turkmenoglu'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#7
Tenis ekipmanı benzetmemden, silah alımının tamamen serbest ve kuralsız olması gerektiğini söylediğim anlamını nasıl çıkarttınız anlamadım. Yazdığımın özeti, Türkiye’deki silah yasasının silah sever lehine kolaylaştırılması için kullanılan argümanların, silahın savunma amaçlı değil atıcılık sporu için edinilme gerekliliği üzerine olmasıdır.
Ek olarak, yaşadığım İsviçre’de silah alabilmek için temiz adli sicil harici bir şart gerekmemektedir, ne sağlık raporu ne eğitim şartı mevcut. Silah alma prosedürü silah edinme amacının spor veya koleksiyon olması üzerine kurulmuş. Herhalde İsviçre silah yasalarına özenmeyen çok az ülke vardır.
[+] 1 kullanıcı diyor ki Bu gönderi için Antuan_53'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#8
İsviçre diyince aklıma geldi, Haziran 2022'de pandemi yüzünden evde hapis olduğumuz sıralarda, üye olduğum bir grupta yazmıştım, aşağıda paylaşıyorum.
HİTLER NEDEN İSVİÇREYİ İŞGAL ETMEDİ: Bilindiği gibi 2.ci Dünya savaşında Hitler bütün Avrupayı işgal edip, Rusya ve İngiltereye saldırdığı halde hap kadar İsviçreyi pas geçmiştir. Bunun sebebi İsviçrenin tarafsızlığı ve Dünya bankacılık sisteminin merkezi olması olarak düşünülür ama gerçek böyle değildir. İşin doğrusu Hitler, bütün manyaklığına rağmen, İsviçreye saldırmaya cesaret edememiştir. Bunun sebeplerinden biri İsviçre'nin büyük bölümünü kaplayan sarp Alp dağlarıdır. Almanların Yıldırım harbi stratejisi, Tankları, Panzerleri ve motorize birlikleri engelleyen dağlar yüzünden bu ülkede geçerli değildi. Ancak koskoca Almanya hafif piyade birliklerini neden kullanmadı diye düşünebilirsiniz. Bu noktada İsviçrenin durumuna bir bakalım. İsviçre Nüfusu 2.ci Dünya savaşı sırasında yaklaşık 4 milyondu. 600.000 kişilik bir ordusu vardı, ve asker olsun olmasın bütün İsviçreliler 300 mt.den A4 kağıdını vuracak kadar nişancı idi. Koskoca Rusyayı bile gözüne kestiren Hitler, minik İsviçreyi işgal etmek için en az 300.000 kişilik bir güce ihtiyacı olduğunu hesaplıyor ve yine de büyük kayıplar vereceğini biliyordu. Geçilmez denilen Majino hattını arkadan dolaşan, Avusturyayı tek kurşun atmadan işgal eden, bütün Avrupayı silindir gibi ezip geçen Hitler, ufacık İsviçreye bu yüzden bulaşmadı, ordularını Rusyaya sürmeyi tercih etti. İsviçrede silah kültürü çok eskidir, coğrafya olarak bizim Karadeniz bölgesine benzer ve İsviçreliler silahla doğar büyürler. İsviçrede zorunlu askerlik 19-34 yaş arasıdır. Günümüzde silah altındaki asker sayısı 150.000 ve bunun %1 i kadın olmasına rağmen, 8.5 milyon nüfusun 1,5 milyon erkek, 1,5 milyon kadın olmak üzere 3 milyonu hemen orduya katılacak eğitimli yedek askerdir. İsviçrede 18 yaşını biitiren herkes (İsviçrede yaşayan yabancılar dahil) silah edinebilir ve 8.5 milyonun yaklaşık yarısının kendi silahı vardır. Bu durumda insanı bir düşünce alıyor doğal olarak. Düşünsenize, 80 milyonumuzun yarısı silah sahibi olsa, bırak Yunanı, Amerika bile kendine çekidüzen verir, saygıda kusur etmez. Biz avcılar-atıcılar olarak doğal milis gücüyüz diyoruz ama bizde kayıtlı avcı sayısı 275, faal avcılık yapan ise 230.000 civarında. Kurşun buluruz, barut bulamayız, atılmış kovan kovalarız, maddiyat yüzünden yivliyi rüyamızda görürüz, kökü nerde belli olmayan birileri sürekli silah karşıtı propoganda yapar, öte yandan asker milletiz diye övünürüz. Bilgilenelim ve düşünelim. Devletimiz, Milletimiz için hayırlısı olur inşallah. Saygılar.
Ahmet Özalp
[+] 6 kullanıcılar diyor Bu gönderi için ahmetozalp'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#9
Bunun yanı da ülkeyi bir savunma hattı ile korumaya almışlar, adım başı istihkam ve makineli tüfek yuvaları inşaa etmişler, savunma hattı boyunca gizli top bataryaları inşaa edip bu bataryaları menzilindeki düzlükler 24 saat içinde tankları geçmesini engelleyip kolayca avlanabileceği şekilde şu kanalı inşaa etmişler. Şimdi bu hatlar müze olarak gezilebiliyor. YouTube kanalımda böyle bir istihkamı tanıtmıştım.
Askeriliğini bitirenler silahını spor amaçlı satın alabiliyor.yine de amaç savunma değil. Her belediye 300 metre atış poligonu kurmak zorunda, yeterli imkanı olmayan belediyeler birleşip poligon kurabiliyor. Poligonları sivil dernekler işletiyor ve askerlik görevini yapanların mecburi atışlarını organize ediyorlar. Siviller ordu tarafından eğitip atış sorumlusu olarak görev yapıyor. Ben kendim hem 300m tüfek hem de tabanca için ordu eğitimini tamamladım ve 100lerce askere bu atışlarında eşlik ettim.
[+] 4 kullanıcılar diyor Bu gönderi için Antuan_53'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla
#10
(17-04-2024, 01:01)Antuan_53 yazdı: Bunun yanı da ülkeyi bir savunma hattı ile korumaya almışlar, adım başı istihkam ve makineli tüfek yuvaları inşaa etmişler, savunma hattı boyunca gizli top bataryaları inşaa edip bu bataryaları  menzilindeki düzlükler 24 saat içinde tankları  geçmesini engelleyip kolayca avlanabileceği şekilde şu kanalı inşaa etmişler. Şimdi bu hatlar müze olarak gezilebiliyor. YouTube kanalımda böyle bir istihkamı tanıtmıştım.
Askeriliğini bitirenler silahını spor amaçlı satın alabiliyor.yine de amaç savunma değil. Her belediye 300 metre atış poligonu kurmak zorunda, yeterli imkanı olmayan belediyeler birleşip poligon kurabiliyor. Poligonları sivil dernekler işletiyor ve askerlik görevini yapanların mecburi atışlarını organize ediyorlar. Siviller ordu tarafından eğitip atış sorumlusu olarak görev yapıyor. Ben kendim hem 300m tüfek hem de tabanca için ordu eğitimini tamamladım ve 100lerce askere bu atışlarında eşlik ettim.

İsviçre çok değişik ve enteresan bir ülke. 

98'de kurs için 3 hafta süreyle kalmıştım. Gittiğim Baden şehrinde insanlar Almanca, Fransızca, İtalyancayı resmi dil, İngilizceyi ise gayri resmi dil olarak konuşuyorlardı. Yani bir kişi 4 lisanda iletişim kurabiliyordu.

İsviçreliler sonradan satılan Sulzer markası ile bir dönem dünya deniz tipi ağır dizel motor piyasasının öncüsü, kısa bir süre önce satılan ABB markası ile deniz tipi ağır turbo piyasasının öncüsü olmuşlar. Zurnanın zart dediği yer ise adamların denize kıyısı yok.
[+] 2 kullanıcılar diyor Bu gönderi için blacksea'e teşekkür ederiz.
Bul
Cevapla


Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi