25-05-2024, 02:28
Rize'de meydana gelen olay özelinde bir kaç şey söylemek isterim.
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 25/1. fıkrasında düzenlenen meşru müdafaa ceza kanunumuzun en çok tartışılan uygulaması oturmamış sınırları tam olarak belirlenememiş kanunu uygulamakla görevli hakim savcılar ve avukatlar tarafından tam olarak anlaşılamamış bir madde.
Bu kafa karışıklığının en önemli nedeni hukukta doktrin adı verilen akademisyenlerin görüşleri ile Yargıtay' ın uygulaması arasındaki farktan kaynaklanıyor.
Yargıtay meşru savunma hükümlerinin uygulanma şartlarını o kadar sıkı tutmakta ve dar yorumlamaktaki madde nerede ise pratikte uygulanamaz bir hale geldi. Mahkemelerin verdiği hükümler Yargıtay tarafından denetlenmekte dolayısıyla bir mahkeme kararına ilişkin son söz Yargıtay' ın olunca mahkeme kararları da Yargıtay' ın uygulaması doğrultusunda gelişmekte. İlk derece mahkemeleri meşru müdafaa şartlarını ne kadar geniş yorumlayarak fail lehine karar verse bile neticede Yargıtay tarafından bozulmakta.
Meşru savunma konusunda yanlış anlaşılan bir konuya aydınlatmak isterim Yargıtay uygulamasında meşru savunma için faile kaçmak gibi bir yükümlülük yüklenemez. Bu hususa ilişkin ilke kararı şu şekildedir.
"meşru savunma hâlinde hiçbir zaman ve hiçbir koşulda sanığa kaçma yükümlülüğünün yüklenemeyeceği ve sanığın kaçarak kurtulmasının istenemeyeceğinin de istikrar kazanan Yargıtay içtihatları ile sıkça vurgulanmış olması karşısında, sanık hakkında TCK’nın 25. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen meşru savunma şartlarının oluştuğu kabul edilmelidir." (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 14.06.2022 Tarih 2019/3-162 Esas 2022/435 Karar sayılı kararı)
Yargıtay uygulamasında meşru savunmayı değerlendirirken göz önünde tuttuğu belki de en önemli olgu saldırı ve savunmada orantılılık ilkesidir. Maruz kalınan tehlike ile orantılı olmayan her savunma meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmemektedir. Saldırı ve savunmada orantılılık soyut ve nesnel bir kavram olması nedeniyle meşru müdafaa konusunda kafa karışıklığına neden olan en önemli husus sanırım "saldırı ve savunmada orantılılık" kavramının soyut olmasıdır.
Haksız saldırıyı def etme amacını aşan özellikle haksız saldırı def edildikten sonra devam edilen eylemlerde yine haksız saldırı kapsamında değerlendirilmeyecektir. Aşağıda verdiğim Yargıtay kararında da açıkça belirtildiği üzere ilk atışla etkisiz hale getirilen saldırgana karşı eyleme devam edilmesi halinde eylem yine meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmeyecektir.
Buna göre, meşru savunma ya da meşru savunma sınırının aşılması düşünülebilir ise de, maktulün başına isabet eden atışla yere düştüğü ve etkisiz hale geldiği, döner bıçağının da elinden düşmesi nedeni ile saldırıyı etkisiz hale getirmiş olan sanığın gerekmediği halde yerde yatmakta olan maktulün hayati bölgesi olan sırtına yakın mesafeden bir el daha ateş ederek onu sırtından da vurması ve eylemin ölümle sonuçlanması dikkate alındığında sanığın saldırının etkisiyle değil, saldırıdan kaynaklanmış olsa da daha önceki ve olay esnasındaki saldırılara karşı duyduğu öfke ve gazap nedeniyle hareket ettiği, başka bir ifadeyle sanığın niyetinin kin duygusunu tatmine yönelik olduğu anlaşıldığından eylemin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.(Yargıtay Ceza Genel Kurulu 13.10.2015 Tarih 2013/1-808 Esas 2015/314 Karar sayılı kararı)
Kısaca meşru savunma konusu çok tartışılacak çok su götürecek bir konu üzerine sayfalarca yazılar yazılabilecek bir konu ama Yargıtay' ın aşağıya aktaracağım kararı dikkate alındığında Rize'deki olay özelinde izlediğim görüntülere göre bende servis şoförü hakkında meşru savunma hükümlerinin uygulanacağı kanaatindeyim.
Olay günü maktülün hem sanığa olan borçlarını hem de sanığın kendisine kefil olduğu borçlarını ödememesinden dolayı aralarında çıkan tartışmada maktülün sövmesi üzerine sanığın, sen ne demek istiyorsun diye üzerine yürüdüğü esnada, maktülün, aracın torpido gözündeki tabancasını alarak sanığa doğrulttuğu ve Adli Tıp Kurumu ... İhtisas Kurulunun ........ tarih ve ...... karar numaralı raporuna göre aldığı yaralardan sonra ateş etmesi mümkün olmayan maktulün yaralanmadan önce bir el ateş ettiği, ancak isabet kaydedemediği, olay yerinde bulunan 1 adet 7,65 mm çaplı kovan ve çekirdeğin maktulün aracında ele geçen ona ait tabancadan atıldığının saptandığı, bu sırada sanığın da tabancasını çıkartarak maktulü üç el ateş ederek öldürdüğü olayda, sanığın kendisine yönelen ve tekrarı muhakkak olan haksız saldırı karşısında, saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu içinde, tümüyle meşru savunma şartlarında hareket ettiği anlaşıldığından, sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 25/1 maddesinin uygulanması gerektiğinin düşünülmemesi, (Yargıtay 1. Ceza Dairesi 20/10/2009 Tarih 2009/6560 Esas 2009/6129 Karar sayılı kararı)
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 25/1. fıkrasında düzenlenen meşru müdafaa ceza kanunumuzun en çok tartışılan uygulaması oturmamış sınırları tam olarak belirlenememiş kanunu uygulamakla görevli hakim savcılar ve avukatlar tarafından tam olarak anlaşılamamış bir madde.
Bu kafa karışıklığının en önemli nedeni hukukta doktrin adı verilen akademisyenlerin görüşleri ile Yargıtay' ın uygulaması arasındaki farktan kaynaklanıyor.
Yargıtay meşru savunma hükümlerinin uygulanma şartlarını o kadar sıkı tutmakta ve dar yorumlamaktaki madde nerede ise pratikte uygulanamaz bir hale geldi. Mahkemelerin verdiği hükümler Yargıtay tarafından denetlenmekte dolayısıyla bir mahkeme kararına ilişkin son söz Yargıtay' ın olunca mahkeme kararları da Yargıtay' ın uygulaması doğrultusunda gelişmekte. İlk derece mahkemeleri meşru müdafaa şartlarını ne kadar geniş yorumlayarak fail lehine karar verse bile neticede Yargıtay tarafından bozulmakta.
Meşru savunma konusunda yanlış anlaşılan bir konuya aydınlatmak isterim Yargıtay uygulamasında meşru savunma için faile kaçmak gibi bir yükümlülük yüklenemez. Bu hususa ilişkin ilke kararı şu şekildedir.
"meşru savunma hâlinde hiçbir zaman ve hiçbir koşulda sanığa kaçma yükümlülüğünün yüklenemeyeceği ve sanığın kaçarak kurtulmasının istenemeyeceğinin de istikrar kazanan Yargıtay içtihatları ile sıkça vurgulanmış olması karşısında, sanık hakkında TCK’nın 25. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen meşru savunma şartlarının oluştuğu kabul edilmelidir." (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 14.06.2022 Tarih 2019/3-162 Esas 2022/435 Karar sayılı kararı)
Yargıtay uygulamasında meşru savunmayı değerlendirirken göz önünde tuttuğu belki de en önemli olgu saldırı ve savunmada orantılılık ilkesidir. Maruz kalınan tehlike ile orantılı olmayan her savunma meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmemektedir. Saldırı ve savunmada orantılılık soyut ve nesnel bir kavram olması nedeniyle meşru müdafaa konusunda kafa karışıklığına neden olan en önemli husus sanırım "saldırı ve savunmada orantılılık" kavramının soyut olmasıdır.
Haksız saldırıyı def etme amacını aşan özellikle haksız saldırı def edildikten sonra devam edilen eylemlerde yine haksız saldırı kapsamında değerlendirilmeyecektir. Aşağıda verdiğim Yargıtay kararında da açıkça belirtildiği üzere ilk atışla etkisiz hale getirilen saldırgana karşı eyleme devam edilmesi halinde eylem yine meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmeyecektir.
Buna göre, meşru savunma ya da meşru savunma sınırının aşılması düşünülebilir ise de, maktulün başına isabet eden atışla yere düştüğü ve etkisiz hale geldiği, döner bıçağının da elinden düşmesi nedeni ile saldırıyı etkisiz hale getirmiş olan sanığın gerekmediği halde yerde yatmakta olan maktulün hayati bölgesi olan sırtına yakın mesafeden bir el daha ateş ederek onu sırtından da vurması ve eylemin ölümle sonuçlanması dikkate alındığında sanığın saldırının etkisiyle değil, saldırıdan kaynaklanmış olsa da daha önceki ve olay esnasındaki saldırılara karşı duyduğu öfke ve gazap nedeniyle hareket ettiği, başka bir ifadeyle sanığın niyetinin kin duygusunu tatmine yönelik olduğu anlaşıldığından eylemin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.(Yargıtay Ceza Genel Kurulu 13.10.2015 Tarih 2013/1-808 Esas 2015/314 Karar sayılı kararı)
Kısaca meşru savunma konusu çok tartışılacak çok su götürecek bir konu üzerine sayfalarca yazılar yazılabilecek bir konu ama Yargıtay' ın aşağıya aktaracağım kararı dikkate alındığında Rize'deki olay özelinde izlediğim görüntülere göre bende servis şoförü hakkında meşru savunma hükümlerinin uygulanacağı kanaatindeyim.
Olay günü maktülün hem sanığa olan borçlarını hem de sanığın kendisine kefil olduğu borçlarını ödememesinden dolayı aralarında çıkan tartışmada maktülün sövmesi üzerine sanığın, sen ne demek istiyorsun diye üzerine yürüdüğü esnada, maktülün, aracın torpido gözündeki tabancasını alarak sanığa doğrulttuğu ve Adli Tıp Kurumu ... İhtisas Kurulunun ........ tarih ve ...... karar numaralı raporuna göre aldığı yaralardan sonra ateş etmesi mümkün olmayan maktulün yaralanmadan önce bir el ateş ettiği, ancak isabet kaydedemediği, olay yerinde bulunan 1 adet 7,65 mm çaplı kovan ve çekirdeğin maktulün aracında ele geçen ona ait tabancadan atıldığının saptandığı, bu sırada sanığın da tabancasını çıkartarak maktulü üç el ateş ederek öldürdüğü olayda, sanığın kendisine yönelen ve tekrarı muhakkak olan haksız saldırı karşısında, saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu içinde, tümüyle meşru savunma şartlarında hareket ettiği anlaşıldığından, sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 25/1 maddesinin uygulanması gerektiğinin düşünülmemesi, (Yargıtay 1. Ceza Dairesi 20/10/2009 Tarih 2009/6560 Esas 2009/6129 Karar sayılı kararı)


![[+]](https://www.tabancatufek.com.tr/images/collapse_collapsed.png)